MODERN KÜRT EDEBİYATINA DAİR NOTLAR

 

 

 

                CÎHAN ROJ                      

Bir hareket noktasından, bir yöne doğru yürümek varken ve aynı noktadan, başka bir zaman, farklı yöne doğru yürüme fırsatı varken neden aynı noktadan, bir yazıda, birden çok yöne doğru yürümek ister insan? Bu bir parçalanma mıdır? Buna bağlı olarak oluşmuş bir üslup sorunu mudur?

Kürtlerin yaşamı düşünüldüğünde, edebi gelişimin haline bakıldığında evet, bireydeki parçalanmaların üsluba yansımasından söz edilebilir ki bu doğaldır. Ancak bir başına durumu bununla ifade etmek de eksiktir; okuma tepkilerinin birikmesi gibi nedenlerden ötürü bir yazıda birçok duruma değinme gibi bir gerçekle karşı karşıya kalabiliyoruz.

Bu yazıda, bu durumu aşma çabası olarak, notlar aktarılmaya çalışıldı.

 

1

 

Yıllardır Kurmancî edebiyatı ve Kurmancîyi, Türkçe okuyucuya tanıtma adına yazılan yazılar okuruz. Bu yazıların çok azını ayrı tutarak geri kalanların eksik, yüzeysel ve hatta ezberlenmiş, ansiklopedik bilgilerin farklı sunumları oldukları belirtilebilir.

Yazılan yazılar ya bazı temel eserleri referans göstererek tamamıyla romantikleşiyor ya da modern Kurmancî edebiyatının geldiği aşamayı göstermek adına abartılı bazen de sloganik bir hal alabiliyorlar. Farklı eserlerin analizine dayalı belirlemelerden çok ezberlenmiş isimleri anmak yeterli görülebiliyor!

 

Bu tür yazılar genellikle Kurmanci’ye yabancı, Türkçe birikimleri üzerinde Kurmanci edebiyatını değerlendirmeye tabi tutmak isteyen kişilerin yazılarıdır. Soru şu; akademik bilgi tek başına, edebi alanda, başka bir dille üretilmiş bir eseri tanımaya yeter mi? Yeterince tanımadığınız bir dilin edebiyatını tanıtmayı bir kenara bırakın, o edebiyat hakkında tespitler sıralanıyor.

 

Türkiye’de bu “bilinmeyen dil ve edebiyata” olan merak ve ilgi, kimi insanların acele etmesine neden olabiliyor. Eksik ve yanlış algılar yaratmak Kurmancî edebiyatının diğer edebiyatlarla ilişki geliştirmesini geciktirmektedir.

 

2

 

Bir dil bir coğrafyanın sadece isim olarak ifadesi değildir. Dilin diğer dillerle olan ilişkisini de göz önünde tutarak, her dilin ve edebiyatın kendi coğrafyasının haritası olduğunu, bu haritanın, kabaca, renklerini okumanın yeterli olmadığını, o haritanın ülkesine doğru yolculukların şart olduğunu belirtmek gerekir.

 

Şimdiye kadar bu tür acele belirlemelere ve kolay yazı yazmaya fırsat veren durum Kurmancî okuyucusunun durumuydu; genellikle Kurmancî dışındaki dillerle edebi tat ve beğeni sahibi olmuş okuyucudan söz ediyorduk/söz ediyoruz. Doğal mı bilmiyorum, böyle bir okuyucu Türkçe, Arapça, Farsça ya da İngilizce düşünülmüş, zihinsel faaliyette söze dökülmüş, sonrasında kelimesi kelimesine Kurmancîye çevrilmiş metinleri çabuk benimseyebiliyor çoğunlukla. Hatta bu tür metin denemeleri Kurmancîye katılan yenilik olarak sunulabiliyor. Elbette diller ve edebiyatlar birbirine çok şey katarlar, bu ret edilecek bir durum değildir ama bahsettiğimiz durum bunu aşan bir durumdur; yeniyi taşıyarak başka bir yere ikame edemezsiniz, var olanın eleştirisi ve reddi üzerinden, kendi içinden bir yeniden üretime dönüşüm esastır. Burada yerelliğin cazibesine kapılıp farkında olmadan darlaştırma ve sınırlandırmanın da aynı şekilde bir tehlike olduğunu hatırlatmak gerekir.

 

Şu anda özellikle Kürtçe ile üniversite eğitimini gören ve kimi üniversite öğrencileri, okuma grupları oluşturarak, edebiyatla sağlıklı bağ geliştirmeye çalışan bireylerden bahsedilebilir. Aynı zamanda eleştirinin adımlarına da şahit olabiliyoruz. Bu tür adımlar ve gelişmeler bundan sonrası için umut veriyor.

 

Türkçe okuyucunun Kürtçe ve Kürtçe edebiyata ilişkin algısı eksiktir, ironik olan bu eksik algıyı yaratanlar da kimi Kürtler oldu. Bu konu etraflıca tartışılabilecek başka bir yazının konusudur.

 

3

 

Modern Kurmancî edebiyatının temel sorunları nelerdir, diye bir soruya cevap aranırsa, “edebiyatın var olan derin sorunları aynı zamanda dilin de derin sorunlarıdır” şeklinde bir tespitle yola çıkmanın gereğinden söz etmek yerinde olur.

 

Başlığa dönersek Yunus Emre’yi anmanın iki nedeni vardır; birincisi, tıpkı Yunus Emre’nin gerçekliği gibi Kürtçenin saf, duru, doğal gerçekliği dışında Kürtçede var olan Kürtçeye dikkat çekmek istedim. Zengin bir folklordan söz edebiliriz, dengbejlik gibi bir kaynağın yarattığı üslup renkliliğinden söz edebiliriz, sözlü anlatımda var olan anlam zenginliğini görebiliriz, Kürtçenin diğer dillerle olan yoğun ilişkisinin yarattığı imkanlardan söz edilebilir, Kürtçenin kendi içinde lehçelere ayrılması ve her lehçe içinde değişik dil anlamlarının oluşmasının yarattığı dil atmosferinden söz edilebilir.

 

Bir parantez açılmalı burada; ironik bir durum, her Kürt yazın adamı, haklı olarak, Yaşar Kemal’in muhteşem anlatımını saygıyla anarken, Yaşar Kemal’in, anlatımında Evdalê Zeynikê’den yararlanmış olmasını yazın adamlarımız ya unutmuş oluyor ya da bu gerçeklik üzerine kimse kafa yormak istemez.

 

Bu darmadağınıklık üslup ve anlatımda böyle imkan sunarken aynı zamanda standart dilin tam oturmaması nedeniyle eserleri, var olan okuyucu gözünde zorlaştırabiliyor (Kurmancî ve Zazacanın eğitim dili olmamaları, dille yeterince tanışmamış okuyucu gerçekliği...)

Bir kelime üzerinden zorlukların boyutlarını göstermeye çalışalım. “Meme” kelimesi Kurmanci de kimi okuyucu gözünde değişik biçimlerde yazılıp ifade edilebiliyor; “çiçik”,“memik”, “pêsîr”, “bistan” . Peki bu kelimeler “meme” kelimesinin tam karşılığı mıdır, hayır. Erkek ve küçük kız çocukların organlarına “çiçik”, genç kızların organlarına “memik”, emziren kadının organlarına “pêsîr”, yaşlı kadının organlarına “bistan” denilir. Tüm hayvanların bahsedilen organı için “guhan”denilir. Bu kelimelerden sadece “memik” Türkçedeki “göğüs” kelimesi gibi cinsel algı yartabiliyor, diğerleri cinsel algı yaratmaz. Dilin bu tür içsel tenhalık ve görüntülerinden bihabersek atacağımız her adım bizi yanlış yere götürür.

 

4

 

Kurmanci eserlerin yeterince incelenip yorumlanmadığını düşünüyorum. Yukarıda “ansiklopedik” ve“ezbere” kavramlarını kullanmamın bir nedeni de bu tür gerçekliklerdir. Bu örnek şunun için önemlidir, göç etmiş ya da batıya yerleşmiş kimi insanlar Kurmanciye hakim değiller. Okuryazar ya da entelektüel faaliyet olarak bir ilgileri söz konusudur ancak tanıtım ya da çeviri etkinliklerinde ciddi eksiklikler görülmektedir.

 

5

 

Kurmanci, edebiyat kadar, diğer disiplinlerle tanışmamıştır. Bu durum edebiyatın yaşamla olan sınırlarını darlaştırırken, diğer yandan da çevirinin imkanlarını azaltmakta, teorik yazıların cılız ve az olması gibi bir durum yaratmaktadır. Günümüzde, terim oluşturma, karşılık bulma çalışmaları devam etmektedir ancak yaratılan ve bulunan karşılıkların yerleşmesi yıllar alacaktır. Bu durum, edebiyatçının, karakter seçmede, alternatifsiz olmasını getirmektedir. Siz tıp, elektronikle meşgul bir karakter seçerseniz, ilgili kavramları kullanmakta ya yapaylığa düşerisiniz ya da karakteri sınırlarsınız.

 

Birçok insanın eleştiri, değerlendirme ve tanıtım yazılarını, teorik birikimlerini Türkçede rahat yazmasının, Kurmanci ile yazarken zorlanmasının bir nedeni buyken diğer nedeni de yukarıda değindiğim, dilin sözlü anlatımdaki imkanlarının yazı dilinde yeterince işlenmemesi ve değerlendirilmemesidir.

 

Bir diğer gerçeklik de Kurmanci’nin edebiyat kadar, sanatın diğer dallarıyla tanışmamış olmasıdır. Kurmanci edebiyatında bu ilişkinin çok sınırlı bir ilişki olduğu yadsınamaz.

 

6

 

Her edebiyatın ya da kültürün kendine has, belirgin temaları, renkleri, tonları, sesleri mevcuttur. Kimi dil ve edebiyatlar kodları belirginleştirerek, ısrarla işleyerek gelişebilmiştir. Bilindiği gibi Ehmedê Xanî “Memê Alan” ı yeniden yorumlayarak, yazılı olarak işlemiştir. “Mem û Zîn” in yazılı Kürt edebiyatı ve Kürtlerin ruhsal dünyasındaki yeri ve önemi çok tartışılmış, işlenmiş ve yorumlanmaya devam etmektedir. Ben ilk kez “Memê Alan” ı okuduğumda Kürtlerin bundan otuz-kırk yıl önceki bir deyimine ters bir durumla karşılaştım ki çoğu toplumlarda yakın anlamlı deyimler kullanılmıştır: “Laçika jina te li serê te be.” Türkçede bu deyimin anlamına yakın deyim, “Kadın gibi korkmak” tır. Oysa Mem, Zin’e olan aşk ve sevgisi için, bir erkek olarak, korkmuştu, hatta savaşa gitmemek için Zin’in elbisesi altına saklanmış, korkunun, yeri geldiğinde, cesaretten daha önemli olduğunu bize göstermişti.

 

7

 

Diyorum ki dile dair ve edebiyata dair kimi durumlarda korkuyu seçmek ‘cesaretli olmaktan’ daha iyi değil midir? Hani dünya edebiyatında kahramanlar devri bitmişken, Kurmancinin, Kurmanci edebiyatın en tenha, zayıf, naif ve sıradan halleriyle meşgul olmanın büyük zevkini tatmanın ve tattırmanın Kürtçe edebiyata katkılarını düşünmenin zamanıdır. Heybetli “ben”lerin küçük noktalarla desen oluşturması hiç de fena olmaz. Bu kadar merhamet maraz mı getirir diye düşündüğüm çok olmuştur! Biraz dille savaşırsak, biraz da edebiyatımızla savaşırsak eminim dil kendisini yersiz merhametimizden korur, edebiyat tahakküm sınırlarını aşar.

 

Aslında Kurmanci yazın çevrelerinde, masa başlarında, dost sohbetlerinde son söylediklerimin birçoğu söylenmekte, rahatça, kaygı duymadan. İş yazmaya gelince sanki bir resmiyet beliriveriyor. İtirazım tam da bu noktada var olan resmiyetedir. Bu yazı, belki de, şekillenmiş, yeterince sağlamlaştığı gözüken resmiyet ve resmiyetlere itiraz geliştirme isteğinin ifadesidir.

 

8

 

Kürtçede bir deyim vardır; “Av çiqas di golan de bimîne ew qas genî dibe.”(Su göllerde kaldıkça kirlenir.) Kürt dili ve edebiyatı yeterince göllerde bırakıldı. Suya yol açmaya yönelik çabalar değerlidir. Dil ve edebiyatla ilişkimiz Kürt olmayı aşan bir ilişki olmalıdır. Eleştiri konusu yaptığım kimi yazıların yazarlarını tenzih ederek, konjonktürel olarak, ben Kürdüm, o halde bu dil ve edebiyata dair her tespiti yapmaya, her sözü söylemeye ilişkin hak sahibiyim anlayışı da görülebiliyor.

 

Her adımı dili savunma, dili geliştirme gibi iyi niyete dayalı adım olarak görmek gerekir ancak siz bir dili savunmaya kalkıştığınızda bazen farkında olmadan dilin özgürlüklerini sınırlayıp bir şekilde dili kendinize muhtaç hale getirirsiniz. Oysa doğru olan dilin kendi kendini geliştirebileceği atmosfer yaratmaktır.

                                                                                                                                         (tiroj dergisi, ocak-şubat 2014)

Yorumlar