İZ, GİZEMLİ OKUMALAR VE MESAFE

 

                                           CÎHAN ROJ

Coğrafyamızda “gizem”  kavramı,  düz okumalarda, düşsellikten ziyade devleri, canavarları, şu dudaklarından biri yerde diğeri gökte olan yarattıkları hatırlatır; bu da gelişme ve değerlendirmelerde mantık ve muhakemeyi bir kenara bırakıp ,’ tecrübelerin’  manipülatif gücüyle, yersiz şüpheler arama,  gerçeğe yaklaşmama, alternatiflerden ziyade her şeyi kendi  ‘tekliğimize’ çekme gibi bir durumla bizi baş başa bırakıyor.

Eskiden, bu topraklarda “kahramanlar” yaratılırdı ve bir taraftan da kahramanların bindiği dalın kesilmesi için her türlü maharet gösterilirdi. Şimdi gelişmeler ve olaylar “flaş”laştırılır sonra da bir an önce kayıt dışı kalması için her türlü maharet gösterilir çünkü bir ülkedeki hatta coğrafyadaki gelişmeler “ben” –“sen” , “biz” –“onlar” üzerinden okumayla bir yersizliğe yerleştirilir. Orta doğudaki gelişmeler, ülkemizdeki gelişmeler, hala da  manipülatif tecrübelerin diliyle okunmaya çalışılıyor. İnsanlar ‘eskiyi’ kendileri için varlık nedeni sayıyor, bir yaşanmışlık olarak görmüyor. Böyle olunca da, din ‘ben’im, ideoloji ‘ben’im, demokrasi ‘ben’im, cennet ‘ben’ dir, tüm ötekiler cehennemdir... Ben’in cennetinin bir sonraki katmanı ‘biz’ cennetidir ki cazibesinin tarifi az farkla yapılır.

Böyle olunca da her bireyin derin izlerinden bahsetmek mümkün oluyor. İnsanların kendi katillerine aşık olma sendromunun belki de bir farklı ifadesi olan, izleri kutsallaştırma, iz bırakanlara hayranlık gibi bir durumdan söz etmek yanlış olmaz. Var olan tüm resmi ve gayri resmi kurumların şahsiyet oluşturmadaki rollerini düşündüğümüzde bir nebze anlaşılabilir. Ancak sorun olan eski ve iz’lere tutunurken gerçek ayetler dışında her söylem ve yaşanmışlığın da ayetleştirilmesidir. Bu, dine tutunmalardan, diğer ideolojik tutunmalara kadar böyledir.

Tüm iktidarların ve yapıların kesiştiği, birbirini beslediği noktadır bu nokta. Kirallık ve kahramanlık çıplak bir şekilde fiiliyatta mümkün olmadığı için gizemli okuma alışkanlığı insanlara verilerek her iktidar ve yapı kendi “manifestosunun” ağırlığını hesaba katar.

Çarpıcı bir örnek verilebilir. Bir Müslüman için Allah’a yakın olmak, Allah’ a ulaşmak en yüce amaçtır. Basından öğrendiğimiz kadarıyla El Nusra kendi adamlarının boynuna bir anahtar ve bir kaşık takıyormuş böylece ölmeleri halinde anahtarla Cennet’in kapısını açacaklarmış, kaşıkla da Hz. Muhammed’in sofrasında yemek yiyeceklermiş! Bu örnek kimi dini örgütlenmelerde dine rağmen insanların nasıl manipüle edildiğinin bir ifadesidir. Yine görüyoruz ki olumsuz iz’ler kadar olumlu iz’ler de rahatlıkla yapılar ve örgütlenmeler tarafından manipüle edilebilir. Maalesef kronikleşme öyle bir raddeye gelir ki tek bir soru sorma mahareti bireylerde kalmaz. Sadece Hz. Muhammed dönemindeki yaklaşım ve adalete dair bir soru sorulsa belki de insanlar din, adalet ve insan kavramları hakkında yeni anlayışlar geliştirebilirler.

Ortadoğu’nun birçok kesiminde seküler yaşama yaklaşımda da yine belirttiğimiz nedenlerden ötürü yanlış duruşlar söz konusudur; daha çok kırsal kesimlerde ve yine kimi örgütlenmelerde, adeta dünyevi yaşama sırt çevrilmiş, bir an önce ölüme gitme isteği insanlarda mevcuttur. İnsan sormadan duramıyor. Savaş kültürü ve savaşma hevesinin oluşmasında bu gerçeğin payı nedir? İşin kötü tarafı seküler yaşamı esas alan kesimler de dindar insanları tamamıyla kendilerini ahirete adamış insanlar olarak görürler. Peki, “Bugün ölecekmiş gibi ahiret için çalışın, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın.” Sözünün bu tür duruş ve yaklaşımlardaki yer ve anlamını önemsememiz gerekmez mi?

 Kürtçe yazı dilinde “şop”(iz) kelimesiyle bol bol karşılaşabilirsiniz. Türkçede de durum farklı değildir. İnanıyorum ki Orta doğudaki diğer dillerde de durum farklı değildir. Ve bizler alışmışız, belki de alıştırılmışız, izleri ya tekrar tekrar yaşarız ya da silmeye kalkışırız! Bu iki girdaptan bir türlü kendimizi kurtaramıyoruz,  oysa doğrusu o izlerle yüzleşmektir.

Bir üçüncü girdap ta mesafe koymaya çalışmaktır. Hep ‘araya mesafe’ koymayı deneriz, ilişki ve iletişim bize vız gelir. Çünkü elitlerimiz vardı, babamız vardı, öğretmenimiz vardı, muhtarımız vardı, siyasi ağabeylerimiz vardı, imamımız vardı ve hepsi de bir şekilde kendince bir komutandı, hepsiyle aramızda bir mesafe vardı. Sorun çözme yerine mesafe koyma,  ötekine bir isim bulma, hazır kalıplarla ötekini elimizin tersiyle itme gibi bir hazırcılık vardı, başka çareler aramaya gerek yoktu.

Bir Ortadoğulu olarak “ders” kelimesi beni hep ürkütmüştür. Söz ettiğimiz kavram karşılıklı özgür bir ortamı hatırlatmadığı için ürkütücü oluyor çünkü bu topraklarda, çoğunlukla, ders, şiddetin başlangıcıdır, eğer ders para etmezse şiddet kapıdadır. İletişim ve etkileşim bir kenara bırakılır mesafe oluşmaya başlar.

Mesafe, iz ve gizemli okumaların tüm yapı ve örgütlenmelere sirayet ettiğinden söz ettik. Demokrasiyi önemseyen, seküler çevrelerde de, gizemli okumalar, iz ve mesafelerin yarattığı sıkıntılardan söz edilebilir. Bu sıkıntıların anlayış ve yapılarla diğer insanlar arasında bir mesafe oluşturduğu belirtilebilir.

Bir gün sahilde iki arkadaşımla edebiyata dair sohbet ediyorduk. Kürtçe konuşuyorduk. Bir kadın, torunuyla birlikte, bize yaklaştı. Kürtçe, siz devrimci misiniz, diye sordu. Cevabımızı beklemeden, oğlum da sizin gibidir, felsefe bölümünü bitirdi, dedi. Biraz durdu. Gökyüzüne baktı. Şu sisteme bakın, bunlar tesadüf değildir, diye ekledi.

Kadın, Kürtçe konuşan okumuşların ateist olduğunu düşünüyordu! Algısı buydu. Bunun büyük bir problem olduğunu hatırlatmak gerekir ki Ortadoğu’da yaratılmış ve oluşmuş çoğu algılar buna benzerdir. “İlerici-gerici”,  “Muhafazkar – devrimci” “Seküler-ahiretçi” gibi merkezlerden biraz uzaklaşarak, insan merkeze alınarak, mağduriyetlerin yaşandığı kenarlara doğru yolculuklar olmalıdır.  Bu anlamda bazı söylem ve kavramları yersiz bulduğumu belirterek , “İlerici-gerici” söyleminin göreceli tarafını tekrar tekrar düşünmemiz gereği hatırlatılmalıdır. Bir “ilerici”nin yeri geldiğinde pekala gericileşebileceğini, bir “gericinin” bir çok tutum ve davranışlarında, mağduriyetlerde bir “ilericiden” daha ilerici olduğu durum ve gerçeklerle karşılaştığımız bir dünyada yaşıyoruz.

İz, gizemli okuma ve mesafeyi ele alarak, edebiyatla meşgul biri olarak, hafifliği ve tadı önemseyerek Orta doğudaki  ‘gerçekdışı gerçeklere’ değinmeyi umuyordum. Daldan dala atlayarak bu hevesimi kendi elimle kursağımda bıraktığıma göre son dalda, biraz genel değinmelerle ilişkili olarak, inanmadığım ancak kısa vadede Orta doğudaki birçok sorunun çözümünde çare olabilecek bir öneriyi dillendirmek istiyorum.

Ülkemizdeki Kürt sorunu, günümüzde anadil ile eğitim gibi bir düğüme doğru gitmektedir. Demokrat ve aydın çevreler bir şekilde anadil ile eğitim hakkını Kürtlerle birlikte savunma duruşunu sergilemektedirler. Dindar çevreler bunun bir hak olduğunu açıkça belirtmektedirler. Milliyetçi ve muhafazakar çevreler inançları gereği aslında tamamıyla ret etmiyorlar ancak gizemli okuyarak tehlikeler dillendiriliyor. Başka bir kesim var ki bu hakkı “dersler” üzerinden okuyarak kendini hertürlü gelişmeye kapatmıştır, bu refleks aynı zamanda devletçi reflekstir.

Öneri şu; her kesimin meseleye pragmatik yaklaşmasının o kadar da kötü bir fikir olmadığıdır. Savunma durumunda olanlar(buna çoğu Kürt de dahil) savunma durumundan Kürtçe ile yaratılmış kültürel, sanatsal ürünle tanışmayı denemeleri daha anlamlı olur.

Diğer kesimlerin pragmatik olmalarını önermenin nedenine gelince; ortak bir yaşamdır herkesim tarafından dillendirilir. İyi. Siz ortak yaşam kurmak istediğiniz bireylerin sorunlu olmasını ister misiniz? Uzmanlar, bilim adamları anadiline uzak kalmış, uzaklaştırılmış insanların yaşadıkları sıkıntıları, travmaları ortaya koymuşlar.

 Kaygılardan biri de anadil ile eğitim yapıldığında Türkçe ile olan ilişkinin zedeleneceği savıdır. Tam tersi durum söz konusudur; şu anda bu ülkede Türkçe okumuş, değişik meslek gruplarındaki Kürtlerin Türkçe ile ilişkilerinin genelde çok resmi olduğunu, sağlıklı bir ilişki olmadığını belirtmek gerekir. Evet Türkçe bilirler, güzel de konuşurlar ama dilin içselleştirilmesi, dilden tat alma, dille yaşamı yorumlamaya geldiğinde, üretim söz konusu olduğunda durup biraz düşünülmelidir. Bunu bizzat yaşayanlar iyi bilir. Ben Kürtçe edebiyatla tanıştıktan sonra Türkçenin de tadına varmaya başladım. Kelimeler, metinlerle yolculuklarım olmaya başladı. Önceleri, bana zorla tek dil öğretilmiş (ki öyleydi de) diye düşünerek Türkçe ile olan ilişkim daha çok gündelik yaşam için bir araç durumundaydı. Şu anda Türkçe ve Kürtçe, ben de, birlikte renkler ve tatlar oluşturuyor. Kürtçeyi az da olsa yaşamaya başlamamız Türkçe ile olan ilişkimizi de sağlıklı bir mecraya taşımaya başladı. Şu anda Türkçe bizim için başak bir dili bilmenin, onunla da yaşamla bağ kurmanın bir ayrıcalık olduğu noktasındadır.

Ve eğer her dil bir şahsiyetse, yaşamın başka bir rengi ve tonuysa bunca gizemli yaklaşıp dersleri sıralamanın bir anlamı var mı? Sonsöz olarak başlığa dönerek, gizemli okumadan, izlere sağlıklı yaklaşarak, mesafesizlik için her sorunun çözümüne ilişkin bir güven duyarak Ortadoğu’yu bir sade okumaya tabi tutabilsek…

                                                             2014 

Yorumlar