CÎHAN ROJ
Orhan Pamuk’un 2006 Nobel konuşmasını
okuduğumda, şöyle düşünmüştüm; Pamuk Kürtçe edebiyatın yazarı olmuş olsaydı
bavul metaforu yerine çeyiz sandığından başlardı herhalde ve elbette kimi
değinmeler, belirlemeler aynı kalırken çoğu da –maalesef- değişik olmak zorunda
olacaktı!..
İşin içinden kolayca çıkmak için
alıntıdan sonra ‘konuşmayı’ nasıl algıladığımı paylaşarak bir nevi bavulun
neden çeyiz sandığını hatırlattığını/farklı olduğunu da ortaya koymaya
çalışacağım.
“Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları ve
defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana… Bir bak bakalım,” dedi hafifçe
utanarak, “işe yarar bir şey var mı içlerinde. Belki benden sonra seçer,
yayımlarsın…
Benim yazıhanemde, kitaplar
arasındaydık. Babam acı verici çok özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi,
bavulunu nereye koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak dolandı… Babam kısa
süren yolculuklara çıkarken ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken
taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan dönen babamın eşyalarını
karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı
hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk hatıralarımdan çok şey
taşıyan tanıdık ve çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile. Niye?
Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı yüzünden….”
Edebiyat,
esrarengiz bir yük!
“Bavul”
Pamuk için bir yandan yazılı bir mirasken diğer yandan da kente, kentliye bir
vurgudur.“Eşya” olarak bavul özellikle vurgulanmıştır. Masumiyet Müzesi
gerçekliğini ayrıca hatırlamak gerekir. Pamuk’un objelerle ilişkisi aynı
zamanda yönteme dair bir gerçeklik olarak düşünülmelidir. Tıpkı Walter Benjamin
gibi, değişik kaynaklardan yararlanmanın önemine atıftır.
“Benjamin yaşamla
ilişkisini ve eleştirel düşüncesindeki yaşamı, özellikle nesneler üstüne
tefekkür ederek kurar.”(Walter Benjamin Okumak, Yrd. Doç Dr. Meral Özbek)
Orhan Pamuk(gerçekten de pamuk gibi)
konuşmanın tümünde yaptığı gibi, edebiyatın kendisi için ne olduğunu ortaya
koyarken de ders vermeye kalkışmamış, üslupta ve yaklaşımda demokratik davranıp
okuyucuyu esrarengiz bir atmosferde serbest bırakmıştır.
Konuşmasında
bir anlamda, edebiyatı, esrarengiz ağırlığı olan, gizli bir yük olarak anması,
ona dokunmanın zor olduğunu belirtmesinin edebiyatın kendisi için ne ifade
ettiğini göstermektedir.
“Yabancı
ülke kokusundan hoşlanmak…” dünya edebiyatına yapılmış müthiş bir vurgudur. Ve
bavuldaki yazılı miras aynı zamanda metinler arası gerçeğinin kendi
edebiyatındaki yerine dikkatin çekilmesidir.
Çeyiz sandığını düşünmek…
Çeyiz
sandığı ise ilk önce yazılı bir mirası değil, sözlü kültür öğelerini ifade
ederdi. Yine kent yerine kırsal yaşamın metaforu olacaktı. Melankolik olan içe
akıtılmaz, seller sular gibi acı, hüzün ve gözyaşlarıyla teni ıslatırdı.
Bir ihtimal aynı toprakların değişik
kültürleri kokusundan bahsedilebilirdi ancak “yabancı ülke kokusundan” söz
edilemezdi, bu anlamda da daha dar ve yerel olacağı için dünya edebiyatıyla
bağı zayıf olacaktı.
Günümüzde,
annesinin çeyiz sandığı gerçekliği ile bir yazıya başlayacak Kürtçe yazarı için
yabancı ülke kokusu hiç söz konusu olmayacak mı? Elbette olacak ancak çeyiz
sandıklarını “anı”, eşyayla ilişkinin başlangıcı olarak ciddiye almak gerekir.
Bu yöntem tefekküre engel değildir. Aynı zamanda ‘pamuk gibi’ bir anlatımdan
alıkoymaz.
Çocukluğumuz
ve yaşamda kadın olarak annemizi anlamak, geçmişin eleştirisini ete kemiğe
büründürmek, kimi düşünürlerin, birer
koleksiyoncu olarak, edebiyata, sanata, düşünceye katkılarını esas alarak,
eşyaları yeniden düşünmek, objelerle ilişkiyi geliştirmek için çeyiz sandığı,
bostan korkuluğu… gibi nesneleri tekrar tekrar düşünmek gerekir.( Özellikle
bostan korkuluğu ve sözlü kültürdeki korkutucu diğer figürleri anımsamak
gerekir. Bunlarla birlikte resmiyetin yarattığı korkuyu da ekleyip bireyin
çaresizliğine anlam biçilebilir)
Bavul ve çeyiz sandığını, anne olarak
kadını düşündüğümüzde, bavul ataerkil bir kentlinin ifadesi olarak Pamuk’un
konuşmasında yer edinmiştir. Kentli de olsa gezen, bavulunda yabancı ülke
kokusu olan, yazılı mirası bırakmış olan sonuçta ‘baba’ dır. Orhan Pamuk’un çok
önemli bir tespit ve vurgusu olarak bunun altını çizmeliyiz.
Çeyiz sandığının ise anne olmuş
kadına dair olması nedeniyle edebiyatımızı derinleştirmek, eşyayla, fragmanlar
halinde olsa da(her bohça farklı bir renk ve kokudur), farklı yaşamlar sunmak,
üslupta belli bir kıvamı yakalamak için önemlidir. Hakikaten “başka kokuları da
hissederek” bu yapılırsa bir anlam söz konusu olur.
Çantalar… eşyalar… kokular
Edebiyatımızda dolaylı da olsa “çeyiz
sandığı” gerçekliğiyle karşılaşırız ancak birey olarak anneye yaklaşımdan
ziyade toplumsal acılar, slogana dayalı ve didaktik bir dille haykırılmıştır.
Sandıklar melankoliyi değil marazı ifade etmiştir. Söylem çatışma dönemlerinde
genellikle kurşun olarak düşünülmüştür ki Kürtler düşünüldüğünde çatışma süreci
bayağı uzundur.
Çeyiz sandıklarına eğilmekle günahlarımızı da
teşhir etmiş oluruz; özellikle “erkekliğin” edebiyata vurduğu darbenin
yaralarını görmüş oluruz!
Bavulla nasıl başka ülkelerin
kokusunu hissedip farklılıkları, dünyayı anlamanın başka kapıları aralanıyorsa
çeyiz sandıkları da bir anlamda farklı bohçalarla değişik kesitleri görme,
yaşamanın kapısı açılmış olunur.
Çeyiz sandıklarının elde bavul olma
gerçeği en nihayetinde bir süreçtir, en çok yapılabilecek olan şudur; adımlar
hızlandırılabilir, (hadi teknolojik gelişme, insanlığın geldiği noktayı da
hesaba katarak) belli bir ritimde koşulabilir, bu kadardır, nihayetinde
insansınız uçamazsınız!
Dünyanın birçok kentinde, birçok
Kürdün omuz çantası vardır tıpkı dünyanın başka insanları gibi. Ancak Kurmanci
ve Kurmanci edebiyatını düşündüğümüzde, çantalardaki eşya veya yaydığı kokunun
ne kadar düşünüldüğü araştırmaya değer…
( Tiroj Dergisi,
Mayıs-Haziran 2014)
Yorumlar
Yorum Gönder