CÎHAN ROJ

Fotograf: Cîhan Roj
Varto, tarihsel olarak hem dinî hem siyasi hem de kültürel açıdan çok katmanlı bir bölgedir. Bu zengin çeşitlilik, yazdığım metinlere hoşgörü ile melankolinin, rasyonel akıl ile mistisizmin iç içe geçtiği bir doku olarak yansımıştır. Şiirlerimde, romanlarımda ve hafızamın ruhsal haritalarında Varto (Gimgim), tıpkı Rus edebiyatındaki St. Petersburg ya da Latin Amerika büyülü gerçekçiliğindeki köyler gibi, kendine özgü bir edebî damar yaratsın istedim ve bunun için çabaladım. Varto’nun kendine has Kürtçe tınısını, deyimlerini ve hayata bakış açısını modern romanın içine bir “ruh” gibi üflemeye çalıştım. Sanırım metinlerimdeki o “soğuk mevsim ve aynı zamanda samimi atmosfer” algısı, biraz da Varto’nun sert coğrafyasının ve uzun kışlarının edebî izdüşümüdür.
Hafızadaki renkleriyle, sesleriyle Varto
Varto hafızasındaki aydınlık imgeler, insan merkezli anlatılar ve kültürel zenginlik, Varto’yu anlatırken aslında evrensel insanı anlatma çabasının bir yansımasıdır. Romanlarımda coğrafyanın dile gelme biçimi olarak okunduğunda, Varto dile geldiğinde dünyanın her yerine dağılmış Vartoluların kendi tarihsel yaşanmışlıklarıyla birlikte, Varto’ya taşıdıkları ve Varto’dan dünyanın her yanına götürdükleri anlatılarla hafızada oluşturdukları renkler ve o renklerin insanı götürdüğü sesler söz konusu olur.
Edebiyatımızda 90’lar kuşağı olarak bilinen kuşağın figürlerinden biri olarak, beni diğerlerinden ayıran belirgin farklardan biri, daha fazla içselliği, lirizmi ve psikolojik derinliği tercih etmiş olmamdır. Şiir ve romanlarımda minimalist bir üslubu benimsemem, bazen koca bir dünyayı bir dehlize, gitara ya da “şeşaqıl” gibi tek bir kavrama sığdırma çabamın arka planında, çocukluğumda Varto’da sıkça duyduğum “hûr hûr bixwîne” (sindire sindire, detaylı oku), “hûrik hûrik lê ke” (ince ince doku), “hûr hûr lêxe govendê” (ahenkli ahenkli halay çek) vb. kalıp sözlerin ve kendi edebî üslubumu şekillendirme arayışlarımın da büyük etkisi vardır. Sevgi ve keyifle, deneyimlerime ve eserlerim hakkında yazılmış yazılara referansla söyleyebilirim ki yazarlarımız da eserlerimi okudu. Bunun önemli sebeplerinden biri, popüler olandan kaçınmanın yanı sıra edebiyatı seçkincilik denebilecek kadar kendi özgünlüğü ve özgürlüğü içinde önemsemek, bir o kadar da sahici olmaktır.
Edebiyatımın gezgin hafızası Varto
Varto’nun kültürel damarları, entelektüel ve aydın hafızası, siyasi arka planı, farklı dil, kültür ve inançların etkisi, tarihsel mirasların birey üzerinde bıraktığı izler ve yaşanmışlıkların derin etkileri söz konusudur. Mardin’e ‘edebiyatımın memleketi’ demiştim. Varto ise edebiyatımın gezgin hafızası oldu hep; ruhumun rengi, hafızamın sesi ve sevdalarımın mürekkebi olarak varlığını sürdürdü. Varto’dan Mardin’e, oradan farklı şehirlere uzanan yaşam serüvenimle edebiyatımda da bir mekân gezginliği söz konusudur. Bu durum edebiyatımdaki konumuma güç kattı. Çünkü “hapis” kelimesi hafızamızda kötülüğün ve ölümün başka bir adı olarak şekillenmişti. Kalemimin hiçbir anlamda hapsine izin vermedim. Varto ve diğer kentler üzerinden Mezopotamya’nın modern ve kadim çelişkilerini ana dilimle bir potada eritebilmeyi sürekli arzuladım. Özetle, Varto’nun köklerinden aldığım derin suyu modern edebiyatın sofistike kanallarına akıtmaya çalışan bir köprü olsun istedim kalemim. Eserlerimin işaret ettiği yön, modern Kürt edebiyatının kabuk değiştirme sürecinin özeti gibi olsun istedim; yazarlığımın en insani hâli olarak bunu düşünmek istedim.
Açıkça belirtmeliyim ki geleceğin Kürt romanı, bana göre artık sadece klişeleştirilmiş acılar üzerinden değil; bireyin ontolojik kaygıları, dijitalleşen dünyanın yarattığı yeni yalnızlıklar ve dilin sınırlarını zorlayan deneysel formlar üzerinden yükselecektir. Elbette dilimizin, kültürümüzün, hafızamızın ve insani haklarımızın da varoluşsal kaygıların en önemlilerinden olduğunu vurgulamak şarttır. Dünyanın her yerine yayılmış Vartolular egzotik anlatılarla gitmediler, egzotik nostaljilerle de dönmediler. Geldiklerinde, anlattıklarında her yeri “Varto” olarak düşleyerek, yaşayarak, sentezleyerek ve ayıklayarak gittiler; anlatılarına anlatı katarak. Bu yüzden Kürt romanını dünya edebiyatı haritasında “egzotik bir yerel edebiyat” olmaktan çıkarıp “modern dünya edebiyatının özgün bir parçası” konumuna taşımanın özlemini, çabasını, umudunu ve ısrarını hep yaşadım. Latin Amerika’nın büyülü gerçekçiliği ya da Doğu Avrupa’nın absürt edebiyatı gibi, dünyaya kendine has bir “belirsizlik ve direniş estetiği” sunabileceğimize inanıyorum. Tema ve içerikleriyle, metaforlarıyla romanımın modern insanın sıkışmışlığını anlatmada evrensel bir karşılık bulacağına hep inandım. Bir hafıza işçisi olarak, edebiyatımda sürekli sessiz bir yenilikçi olmayı, dilim ve edebiyatımla özgürleştikçe dünya edebiyatının hafızasını yüreğimin, dilimin ve memleketimin dağlarına taşımayı güzel bir serüven olarak yaşadım. Eserlerim bir yandan halkımın dilini ve hafızasını korurken, öte yandan kalemimi çağdaş sanatın en sofistike yerlerine taşısın istedim. Dili bir laboratuvar, romanı ise bir özgürlük alanı olarak sürekli yeniden tanımlamaya çalıştım.
Bir Varto vardır Varto’dan içeri…
Vartolu bir şair ve romancı olarak yukarıda anlattıklarımla aslında Varto’nun dilini, kültürünü, tarihini, coğrafyasını, kısacası Varto hafızasını bir yönüyle kişiselleştirirken, alttan alta taşıdığım kaygıyı da hissettirmek istedim. Bir süredir Varto’da JES projesi gündemdedir. Projenin teknik, siyasi, toplumsal ve hukuksal yönleri tartışılmakta; Varto halkının JES istemediği yüksek sesle dile getirilmektedir. Deprem riski ve hava kirliliğinin yanı sıra jeotermal akışkan içinde bor, arsenik, cıva, kurşun gibi ağır metallerin bulunduğu, atık sular arıtılmadan doğaya salınırsa yeraltı sularının, derelerin ve tarım arazilerinin zehirlenebileceği, bitkilerin kuruyacağı, hayvanların etkileneceği çeşitli platformlarda dile getirilmektedir. En önemlisi, yaşam alanının özelliklerini kaybetme riskiyle birlikte insanların yerlerinden yurtlarından olabileceği endişesi çeşitli ortamlarda ifade edilmektedir.
Varto’nun yeşili, suyu, toprağı ve buradaki yaşama olan etkisi hafızamızın ayrılmaz bir parçasıdır. Dünyada pek çok ülke, kent, köy ve yaşam, modern süreçleri deneyimledi. Kentin, insanın, kültürün, yaşamın ve coğrafyanın hafızasına, renklerine ve zenginliğine zarar verebilecek her türlü adıma dünyanın her yerinde itiraz etmek gerekir. Roman yazarı olarak, anlatılarımızın, seslerimizin ve hikâyelerimizin unutulup yok olmasının, doğa talanıyla birlikte hafızanın silinmesinin trajik sonuçları için herkes gibi derin kaygı duyuyorum. Çünkü doğa yok olursa anlattığım hikâyeler de yok olur. Doğaya verilebilecek her türlü zarar ya da yıkım hafızayı siler, hikâyeleri kurutur. Doğa giderse türkülerimiz dağlardan kalkar, romanlarımız susar. Coğrafya sadece bir dekor değil, anlatıların ana karakteridir. Sadece her insanın bir öyküsü yoktur; her coğrafyanın ve her mekânın da bir öyküsü vardır. Bir halkın hafızasının yalnızca kitaplarda değil, o coğrafyanın suyunda, dağında ve ekolojisinde de yaşadığını hep hatırlamalı ve hatırlatmalıyız.
* Dilop Dergisi, sayi:43,2026
Yorumlar
Yorum Gönder