AYDINKAYA’NIN SAMİMİ YALNIZLIĞI, ANTİ-KOLONYAL TEPKİLERİ VE ISKALADIKLARI

 

CÎHAN ROJ



Fırat Aydınkaya’nın Substack hesabında yayımladığı söyleşiyi okuduktan sonra okuma notlarımı ve sorularımı, okuma canlılığını ve tazeliğini korusun maksadıyla paylaşıyorum. Süreçle ilgili yazılar, duruşumuz ve ilgi alanımız her ne olursa olsun, bizleri ve yaşadığımız, yaşayacağımız yaşamı çok etkileyeceğinden, yeteri kadar ilgi ve hassasiyeti hak ettiğini düşünenlerdenim.

Her fikir, her eleştiri, analiz ve yorum, sıradanlaşıp klişeleşmedikçe değerlidir; yazan kadar okuyanın da katkısına bir nevi açık kapı olma niteliğindedir.

Fırat Aydınkaya’nın yazısı entelektüel olarak tutarlı ve keskin bir anti-kolonyal eleştiri sunarken, arka planda yoğun bir gerginlik, kaygı, kırılganlık, kırgınlık, güvensizlik ve tekinsizlik hâlini okuyucuya alttan alta taşıdığını vurgulamalıyız. Duygusal betimlemeler, “efendi lütfu”, “yerlisiz sömürge”, “beyin kanamasına ağrı kesici” gibi ifadeler ve yer yer yükselen duvarlar, analitik mesafeyi zaman zaman duygusal bir savunma pozisyonuna dönüştürüyor.

Kritik bir eksiklik özellikle göze çarpıyor; Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) tutumunun yazıda yokluğundan söz ediyorum. Anti-kolonyal bir duruş iddiası varken, sürecin en somut ve kısmen özerk Kürt aktörlerinden biri olan KBY’nin olumlu veya temkinli yaklaşımının hiç irdelenmemesi önemli bir boşluktur. Oysa ki Aydınkaya’nın “Kürt siyaseti ufuksuz” tezini hem destekleyebilirdi ve hem de karmaşıklaştırabilirdi. Bu ihmal, analizi dört parçanın iç farklılıklarını silikleştiren, daha çok Bakur-Rojava merkezli bir çerçeveye hapsediyor. Anti-kolonyal perspektifin tutarlılığı, bu tür iç Kürt gerilimlerini de hesaba katmayı gerektirirdi.

Metin, entegrasyona dayalı sürecin risklerini Kürt tarafına yoğun biçimde hatırlatırken, kimi Türk entelektüellerine, hümanistlerine, muhalefetine ve suskun bazı iktidar çevrelerine yönelik neredeyse hiçbir uyarı veya talep içermiyor. Süreç iki tarafın gerçek bir sözleşmesiyle sonuçlanmazsa doğabilecek riskler açık ve güçlü şekilde dillendirilmeliydi diye beklenti içine girebiliyor okuyucu.

Dijital çağda, bazı Türk siyasetçi ve analistlerin Kürtlere sürekli risk hatırlatırken Türkiye’de yaşayan herkese aynı kaygı ve sertlikte riskleri hatırlatmamaları, bir nevi o konuda susmaları, sanki gerekmiyormuş gibi davranmaları karşısında Kürt siyasi analistinin “onlar susuyorsa biz söyleyelim” sorumluluğunu üstlenmesi beklenir.  Aydınkaya’nın metni bu karşılıklılığı kurmuyor diye düşünüyorum; riskleri neredeyse yalnızca Kürt öznesine yüklüyor. Bu, anti-kolonyal duruşu bir tür “iç hesaplaşma”ya indirgeme riski taşıyor ve karşı taraftaki suskunluğu veya genellikle bilerek görmezden gelmeyi yeterince dillendirmiyor. Bu ve benzeri noktalar yer yer “Kürtlere uyarı” tonuna kayıyor. Duygusal gerilim de bu kapalılığı besliyor; kaygı meşru olsa da, analitik açıklığı ve ufku daraltıyor. Yine, anti-kolonyal okumalar ya da ideolojik perspektifler ve klasikler üzerinden sık sık Kürt sorununu ameliyat masasına yatırırsanız, eczane dışında doğal ya da ilaçsız yöntemler önerseniz de farklı ve ilginç durumlarla karşı karşıya kalabilirsiniz.

Bir anıyla meramımı ifade etmeye çalışayım. Günün birinde öğretmen arkadaşlarımızdan resim öğretmenliği yapan bir hanımefendi bana bir soru sormuştu:

“Ben oğlumu kitaplara göre büyütüyorum. Buna rağmen oğlum okulda sürekli sorunlarla karşılaşıyor ve hep yalnızdır, bir türlü nedenini bulamıyorum, sizce neden?”

Ben, nedenin çocuğunuzu kitaplara göre ve çok aşırı bir hassasiyetle büyütmeye çalışmanız olduğunu söyleyince bir anda hayret etmişti. Devamla demiştim:

“Birincisi, okuduğunuz çocuk gelişimiyle ilgili kitaplar elbette çok değerli kaynaklardır; ancak o kitapların çoğunda Avrupa’daki kültürel yaşam, değerler, deneyimler, olgular ve yaşanmış öyküler esas alınarak yazılmıştır. Onun için birçok noktada bizde uygulamada afakî kalabilir. İkincisi, çocuğunuz sizin norm ve beklentilerinize uymaya çalışıyordur büyük ihtimalle ve o durumda diğer çocuklardan uzak kalıyor; ne yapabilir ki? Objektif şartlar diye bir gerçeklik söz konusudur.” 

Anti-kolonyal klasikleri objektif şartlara yeteri kadar uyarlamadan, başka bir ifadeyle yeterince dikkate almadan uygulamaya çalışmanın varacağı sonucu “samimi yalnızlık” metaforuyla ifade etmek istiyorum.

Şimdi, bu notlardan sonra, Aydınkaya’ya yöneltilebilecek soruları sorma zamanı ki yabana atılacak gibi değildir:

1.Yazıda yoğun bir gerginlik, kaygı ve tekinsizlik hâli hissediliyor. Bu duygusal arka planın anti-kolonyal analizin mesafesini ve nesnelliğini nasıl etkilediği konusunda neler söylemek istersiniz?

2.Yer yer yükselen duvarların okuyucuyu ikna etmekten çok savunma pozisyonuna ittiği eleştirisi yapılırsa tepkiniz ne olur?

3.Anti-kolonyal bir çerçeve kurarken Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin sürece yönelik olumlu veya pragmatik duruşunu neden hiç irdelemediniz? Başûr’un tutumu, “Kürt siyaseti ufuksuz” tezinizi nasıl karmaşıklaştırır veya destekler?

4.Entegrasyona dayalı sürecin riskli ve sonuçsuz kalma ihtimalini Kürtlere bu kadar güçlü hatırlatırken, aynı risklerin Türk entelektüellerine, hümanistlerine ve muhalefetine yönelik uyarılarını neden dillendirmiyorsunuz?

5.Süreç iki tarafın gerçek bir karşılıklı sözleşmesiyle sonuçlanmazsa ortaya çıkabilecek riskleri (yeniden şiddet döngüsü, daha derin asimilasyon, bölgesel istikrarsızlık vb.) neden açıkça dillendirmiyorsunuz? Çünkü bu konudaki yazılarınızı okuyunca sanki  sadece Kürtlere hitap ediyormuşsunuz gibi bir izlenim doğar; yanılmıyorsam bölgesel ve küresel güç ve dengelerine yazılarınızda değiniyorsunuz ama ya bir cümledir ya da kısa bir hatırlatmadır ve nihayetinde bir yazında açık bir ifadeyle yenildik diye yazdın ve okuyucularına alternatif çareleri sordun. Hakikaten insan merak eder; Kürtler yenildi mi? Eğer öyleyse kazanan kim? Kazananın ismini andığın anda farklı sorular devreye girmez mi

6.Kimi Türk siyasetçi ve analistlerin Kürtlere sürekli risk hatırlatırken Türkiye’de yaşayan herkese aynı riskleri hatırlatmamaları eleştirilebilecek yersiz pozisyon olarak değerlendirilebilir. Dijital çağda, onların söylemesi gerekenleri Kürt siyasi analistlerinin de üstlenmesi gerektiğini düşünüyor musunuz? Kendi metninizde bu “inadına söyleme” sorumluluğunu  sınırlı tuttuğunuzu düşünüyor musunuz? İktidara, uluslar arası aktörlere ve suskunlara yönelik doğrudan ve can alıcı bir şekilde sözlerinizin olmaması, anti-kolonyal duruşunuzun tutarlılığını zedelemiyor mu? Yoksa bu bilinçli bir tercih midir; tercihse gerekçesi nedir?

7.Kürt muhalefeti ve aydınlarından, sürece ve entegrasyona tepki olarak “sorun PKK’sız da devam eder” uyarısı yer yer dillendirilirken, aynı uyarının iktidar tarafındaki karşılığını (insan hakları, eşit yurttaşlık, dekolonizasyon yükümlülüğü) neden metin ve söylemlere aynı çarpıcılık ve aciliyet bildiren bir üslupla taşınmıyor ya da taşındığını düşünüyor musunuz?

8.Duygusal gerilim ile analitik mesafe arasındaki dengeyi yeniden kurmak isteseydiniz, Başûr faktörünü ve iktidar  tarafına yönelik risk uyarılarını (soruna yüzeysel ve geleneksel yaklaşımlarla yaklaşmanın yol açabileceği sorunlar vb.) nasıl ifade etmek isterdiniz?

9.Sorunun tarihsel pratikleriyle ilgili nedenleri ve o nedenlere tekrar düşme risklerini çarpıcı şekilde yazılarınızda sürekli değiniyorsunuz; bir yandan da sınıfsal ve ideolojik perspektifler üzerinden arayış ve farklı çözümlere yönelik sorular sorduğunuzu okuyoruz. Şu anda yaşanan durumun en temel nedenlerinden birinin Kürtlerin (genelde tarihsel olarak) ideolojik samimiyet ve ketümlüğünden kaynaklandığı fikrine ne dersiniz? Okuyucu rahatlığıyla soruyorum, iradi ve insani tercih olarak önemini unutmadan, nerdeyse ideolojik gelenekseli haline gelmiş ”namus meselesi” olarak bellenmiş bir ideolojik tutumun, ve “cimriliğinin” eleştirdiğiniz sonuçlara varmasındaki rolü nedir? “Rojava Devrimi” coşkusu (ki dünyaya yayılacaktı siyasete yakın medyanın iddialarına göre)ve hatta kimilerine göre fantazisi hakkında bu minvalde neler söylemek istersiniz? Bu anlamda, Kürtlerin ya da genelde mağdur ve ötekilerin pragmatizmle olan yeminli mesafesine ne dersiniz?

Sorulardan sonra, rahatlıkla denilebilir ki yazıdaki kanun–ruh–yorum ayrımı, Biko referansı, savaş yorgunluğu… ısrarla görünür kılınabilecek yorum ve kavramlardır. Ve ayrıca  diğer yazıları gibi bu yazıda da Fırat Aydınkaya, uzun, farklı pencereli ama fesih bir anlatıyla okuyucuyu farklı yorum ve sorulara götürmeye çalışmış ve bir yere kadar tartışmaya katmayı da  başarmıştır.

Bu tür süreçlerde varılan kararlar kadar, tartışma ve farklı görüşlerle içselleştirme, sağlıklı duruş ve sonuçlara varmak asıl ve esas olandır. Klişe, slogan ve dar tarafgirlik her ne kadar sürece katkı olarak görülse de, yeterince tartışılmayıp içselleştirilmediğinde daha ağır sorunlara yol açabilme riskini taşıyabilir; ki bu görülüp yaşanmıştır.

Kalemlerin kendi fikir ve duygusal dünyasındakini, eleştiri ve kaygılarını açıkça ifade eden yazıları sonuçta her hâliyle güçlü ve nitelikli katkıdır. “Entelektüellerin desteği”nden kasıt nicelikse o maksatlı da olabilir ve görecelidir ancak kasıt nitelikse bu tür yazı ve tartışmalar yabana atılamaz ve her halükarda okuyucuya ve barışla ilgili her kese açık ve detaylı eleştiri, öneri ve kaygıları taşıma verimliliğine sahiptir.

Kaynak: https://hawarname.substack.com/p/yaplan-sey-kurdu-turke-ek-yapmak

 

Yorumlar